Bazı ayların takvimde bir karşılığı, bazı ayların ise insanın hafızasında bir yeri vardır. Eylül, ikinci gruba giren aylardan biridir.

Yazın uzun günleri geride kalırken akşamların erken kararmaya başlaması, havadaki serinlik, yağmurun sesi ve ağaçların yavaş yavaş renk değiştirmesi Eylül’ü yalnızca mevsimsel bir geçiş olmaktan çıkarır. Bu ay, insanı ister istemez geçmişe, yarım kalmış konuşmalara, eski dostluklara ve unutulduğu sanılan hatıralara götürür.

Belki de bu nedenle Eylül, Türk edebiyatında diğer aylardan daha farklı bir yere sahiptir.

Şairler için Eylül çoğu zaman yalnızca takvim yaprağındaki bir isim değildir. Kimi zaman bir ayrılığın tarihi, kimi zaman yaşlanmanın sessiz işareti, kimi zaman da geçmişte kalan güzel günlerin hatırlatıcısıdır.


Eylül neden edebiyatın hüzün mevsimidir?

Eylülün edebiyattaki karşılığını anlamak için önce mevsimin kendisine bakmak gerekir.

Eylül, yaz ile kış arasında duran bir eşiktir. Ne tamamen yazdır ne de henüz kıştır. Tam da bu arada kalmışlık duygusu, edebiyatın sevdiği bir ruh hâline dönüşür.

Yazın canlılığı yavaş yavaş çekilir.

Günler kısalır.

Akşamlar uzar.

Yağmur daha sık kendini gösterir.

Sokakların, parkların ve bahçelerin görüntüsü değişmeye başlar.

İnsan ise bütün bu değişimin içerisinde kendi hayatındaki geçişleri düşünür.

Bu yüzden Eylül; ayrılık, özlem, yalnızlık, hatıra, aşk, yaşlanma ve zaman gibi edebiyatın en güçlü temalarıyla kolayca yan yana gelir.

Bir başka ifadeyle Eylül, dış dünyadaki değişimin insanın iç dünyasındaki karşılığıdır.


Türk şiirinde Eylülün izleri

Türk şiirinde sonbahar ve Eylül denildiğinde akla gelen ilk duygu genellikle hüzündür. Fakat bu hüzün her şairde aynı değildir.

Bir şair Eylül’ü yağmurla anlatırken başka biri İstanbul’un değişen yüzünü anlatır. Bir başkası için Eylül bir aşkın sona ermesidir. Kimi şair içinse Eylül, insanın kendi geçmişiyle karşılaşması anlamına gelir.

Bu nedenle Türk şiirindeki Eylül imgesini tek bir duyguya indirgemek mümkün değildir.

Attilâ İlhan: Yağmurun ve şehrin Eylülü

Attilâ İlhan‘ın şiir dünyasında şehir, gece, yağmur, yalnızlık ve aşk sık sık aynı atmosfer içerisinde buluşur.

Eylül de bu dünyanın içine oldukça doğal biçimde yerleşir.

İstanbul’un sokaklarında dolaşan yalnız bir insanı düşünün: Yağmur başlamış, şehir kararmaya yüz tutmuş ve geçmişten kalan bir duygu yeniden ortaya çıkmıştır.

İlhan’ın şiirlerindeki Eylül, tam olarak böyle bir atmosfer yaratır.

Burada Eylül yalnızca bir mevsim değildir; insanın kendisini kalabalığın içinde bile yalnız hissedebildiği bir şehir hâlidir.

Öne çıkan kavramlar: İstanbul, yağmur, gece, yalnızlık ve aşk.

Cemal Süreya: Eylülün içindeki ayrılık

Cemal Süreya‘da aşk, yalnızca mutlulukla ilgili değildir. Aşkın beraberinde getirdiği kayıp, özlem ve ayrılık da onun şiir dünyasının önemli parçalarıdır.

Bu nedenle Eylül Şiiri, Süreya’nın şiir anlayışı içerisinde bir ilişkinin ardından kalan boşluğu anlatmak için güçlü bir simgeye dönüşür.

Eylül burada takvimden çok bir ruh hâlidir.

Birinin gitmesiyle değişen hayat, sessizleşen ev, cevapsız kalan sorular ve geçmişte kalan bir ilişkinin insanın zihninde yeniden canlanması…

Bütün bunlar Eylül imgesiyle birleştiğinde ortaya son derece tanıdık bir duygu çıkar:

İnsan bazen bir mevsimi değil, bir insanı hatırlar.

Yahya Kemal Beyatlı: İstanbul, zaman ve geçmiş

Yahya Kemal‘in şiirlerinde İstanbul yalnızca bir şehir değildir. Şehir; tarih, hatıra, kültür ve geçmişle birlikte ele alınır.

Bu nedenle onun Eylül’e yaklaşımı da yalnızca meteorolojik bir değişim üzerinden okunmaz.

Sonbaharın ilerlemesi, günlerin kısalması ve yazın sona ermesi aynı zamanda zamanın geçtiğini hatırlatır.

Özellikle İstanbul’un eski semtleri ve Boğaziçi çevresindeki hayat, Yahya Kemal’in şiirlerinde geçmişe dönük güçlü bir duygu oluşturur.

Eylül bu açıdan bakıldığında zamanın insan üzerindeki sessiz etkisini temsil eder.

Geçen yalnızca yaz değildir.

İnsan da değişmektedir.

Ahmet Muhip Dıranas’ta yağmur ve iç dünyamız

Sonbaharın en belirgin seslerinden biri yağmurdur.

Pencereye vuran yağmur, edebiyatta çoğu zaman dışarıdaki hava durumundan çok daha fazlasını anlatır. İnsan yağmuru izlerken kendi içine döner.

Ahmet Muhip Dıranas’ın şiir dünyasında da doğa ile insan ruhu arasında güçlü bir bağ vardır.

Yağmur, sessizlik ve akşam atmosferi bir araya geldiğinde ortaya açıklanması zor bir hüzün çıkar.

İlginç olan şudur:

Ortada görünür bir felaket yoktur.

Her şey yerli yerinde olabilir.

Fakat insan yine de hüzünlenebilir.

Edebiyatın gücü biraz da buradadır. Şair, adını koyamadığımız duyguyu bizim yerimize kelimelere dönüştürür.

Nurullah Genç’te Eylül ve aşk

Modern Türk şiirinde Eylül imgesini kullanan şairlerden biri de Nurullah Genç’tir.

Genç’in şiirlerinde aşk, özlem ve kırgınlık önemli bir yer tutar. Eylül ise bu duyguların anlatılmasında güçlü bir atmosfer oluşturur.

Buradaki Eylül, sevgiliyle özdeşleşebilen bir karakter kazanır.

Bazen bir mevsime sesleniyor gibi görünen şair aslında bir insana, bir hatıraya veya geçmişte yaşanmış bir aşka seslenmektedir.

Bu yönüyle Eylül, şiirde kişileştirilen bir zaman dilimine dönüşür.

Bahaettin Karakoç: Eylülün içinde aşkı aramak

Bahaettin Karakoç’un şiir dünyasında aşk ve tabiat birbirinden bağımsız değildir.

Doğadaki değişimler, insanın içindeki değişimlerle birlikte değerlendirilir.

Eylülün yorgunluğu da bu bakış içerisinde farklı bir anlam kazanır.

Yazın hareketli ve canlı günlerinin ardından gelen sonbahar, insan hayatındaki yorgunluklarla ilişkilendirilebilir.

Bir bakıma Eylül, hayatın hızının yavaşladığı noktadır.

İnsan artık koşmaktan çok düşünmeye başlar.

Ve düşündükçe geçmiş daha fazla görünür olur.


Eylül sadece hüzün müdür?

Eylülün edebiyatta sürekli hüzünle yan yana getirilmesi, bu ayın yalnızca karamsarlık anlamına geldiği düşüncesini doğurabilir.

Oysa Eylül aynı zamanda bir yenilenme ve hazırlık dönemidir.

Okulların açılması, çalışma hayatının yeniden yoğunlaşması, yeni planların yapılması ve yazın ardından gelen düzen değişikliği Eylül’e farklı bir anlam da kazandırır.

Bu nedenle Eylülün hüznü aslında tamamen karanlık değildir.

İçerisinde umut da vardır.

Çünkü her bitiş yeni bir başlangıcın habercisidir.

Yaprakların dökülmesi, doğanın yok olması değil; yeni bir döngünün başlamasıdır.

İnsan hayatında da durum benzerdir.

Bazı şeylerin sona ermesi, hayatın sona erdiği anlamına gelmez.


Eylül neden bize geçmişi hatırlatıyor?

Belki de Eylülün edebiyattaki gücünün asıl nedeni budur.

İnsan zihni mevsimlerle hatıralar arasında güçlü bağlantılar kurar.

Bir yağmur sesi, yıllar önce yaşanan bir günü hatırlatabilir.

Bir sokak, eski bir dostu akla getirebilir.

Bir şarkı, hiç beklemediğimiz anda geçmişteki bir aşkı yeniden hatırlatabilir.

Eylül ise bütün bu çağrışımlar için doğal bir zemin hazırlar.

Yaz boyunca ertelenen düşünceler, uzun akşamlarla birlikte yeniden ortaya çıkar.

Bu nedenle Eylül, edebiyatın diliyle söylemek gerekirse biraz da hafızanın mevsimidir.


Edebiyatımızda Eylülün değişmeyen dört yüzü

Türk edebiyatındaki örneklere genel olarak baktığımızda Eylülün birkaç temel imge etrafında şekillendiğini görebiliriz:

Yağmur: İç dünyamızdaki yoğun duyguların dışarıdaki karşılığıdır.

Ayrılık: Bir ilişkinin veya güzel bir dönemin sona erişini simgeler.

Hatıra: Geçmişin bugüne yeniden taşınmasını sağlar.

Zaman: İnsan hayatının geçiciliğini hatırlatır.

Ancak Eylülün güzelliği de burada ortaya çıkar.

Aynı ay, farklı insanlarda farklı duygular uyandırabilir.

Birisi için yeni bir başlangıçtır.

Bir başkası için eski bir aşk.

Bir diğeri için çocukluk günlerinin hatırasıdır.

Şair içinse bütün bu duyguları tek bir kelimenin içine sığdırmanın yoludur.


Eylül, biraz da kendimize dönme zamanıdır

Belki Eylülün edebiyatta bu kadar sevilmesinin nedeni, insanı yavaşlatmasıdır.

Yazın hareketliliği geride kalırken insan kendi sesini daha kolay duyar.

Sokakların sessizleştiği, yağmurun başladığı ve akşamların uzadığı günlerde geçmiş ile bugün arasındaki mesafe biraz daha azalır.

Şairler de tam bu noktada devreye girer.

Bizim söyleyemediğimizi onlar söyler.

Bizim fark edemediğimiz ayrıntıyı onlar görür.

Ve bazen tek bir kelimeyle yıllardır taşıdığımız bir duygunun adını koyarlar.

O kelimelerden biri de şüphesiz Eylüldür.

Çünkü Eylül yalnızca takvimdeki dokuzuncu ay değildir.

Türk edebiyatında Eylül; yağmurun sesi, İstanbul’un akşamları, eski bir aşk, yarım kalmış bir hikâye, geçmişe duyulan özlem ve zamanın sessiz ilerleyişidir.

Belki de bu yüzden her Eylül geldiğinde aynı soruyu kendimize sorarız:

Geçen gerçekten yaz mıydı, yoksa biraz da biz miydik?

Shares:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir