Fâtih Sultan Mehmet (1432-1481), Osmanlı tahtında yedinci padişah olarak tarihe geçti. Babası Sultan II. Murad, annesi ise Hüma Hatun’dur. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) müjdesine mazhar olan Fâtih, yalnızca bir hükümdar değil; din ve fen ilimlerinde derinleşmiş bir âlim, ince ruhlu bir şair ve derviş yaradılışlı bir insandı.
1451’de Osmanlı tahtına oturdu ve henüz iki yıl sonra, 1453’te İstanbul’u fethederek “Fâtih” unvanını aldı. Otuz yıl süren saltanatı boyunca i’lâ-yı kelimetullâh için gösterdiği çabayla iki imparatorluğu, dört krallığı ve on bir prensliği ortadan kaldırdı. Babasından devraldığı 880 bin km²’lik toprakları, 2 milyon 214 bin km²’ye çıkardı.
Daha çocuk yaşlarda titiz bir eğitimden geçen II. Mehmet, gönül terbiyesini Akşemseddin Hazretleri’nin rehberliğinde aldı. Rivayete göre, Hacı Bayram-ı Velî Sultan II. Murad’ı ziyaretinde yanında Akşemseddin de bulunuyordu. Sultan Murad, oğlunun bu büyük velinin himmetinden faydalanmasını istedi. Hacı Bayram-ı Velî, “Feth-i mübîn bu şehzade ve Akşemseddin’e nasip olacaktır” buyurunca, küçük Mehmet’in manevî eğitimi Akşemseddin’e emanet edildi.
Fâtih, sadece gönül eğitimiyle yetinmedi. Hocaları arasında Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Molla Yegân, Hızır Bey Çelebi, Hocazâde ve Ali Kuşçu gibi devrin en büyük âlimleri vardı. Arapça, Farsça, Latince, Sırpça ve Yunanca öğrendi; tarih, fen, riyâziye ve harp teknolojilerinde ileri bilgi sahibi oldu. İstanbul’un fethinde kullanılan ilk havan toplarının tasarımı da ona aitti.
Daha genç yaşlarında bile fetih hayaliyle yanıp tutuşuyordu. Bir gece hocası Molla Gürânî, şehzadenin odasında ışıkların sabaha kadar yandığını fark etti. İçeri girdiğinde, Mehmet’in uykusuz gecelerini İstanbul’un fethi üzerine planlar yaparak geçirdiğini öğrendi. Küçük yaşta bile bu işin sırrına kafa yoran Mehmet, hocasından “âlim, âdil ve firaset sahibi bir sultan olma” öğüdünü aldı ve hayatı boyunca bu hedefe uygun bir çizgi izledi.
Tarih sevgisiyle devletlerin doğuşunu ve yıkılışını inceleyen, bu gözlemlerden kendine has bir tarih felsefesi geliştiren Fâtih, aynı zamanda ilim meclislerinde söz sahibi olacak derecede bilgi sahibiydi.
Onu yalnızca bir cengâver değil, aynı zamanda engin gönüllü bir derviş, kalbi rikkat sahibi bir şair ve yüksek ilim adamı olarak görmek gerekir. Bu sebeple, Fâtih Sultan Mehmet Han, tarih sahnesinde eşine az rastlanır bir sultan olarak yerini almıştır.
Tahta Çıkışı ve Fetih İdeali
II. Murad’ın 1451’de vefatı üzerine 19 yaşında tahta çıkan II. Mehmet, kısa sürede kararlı ve disiplinli kişiliğiyle öne çıktı. Çocukluğundan beri gönlünde büyüttüğü İstanbul’un fethi idealini bir devlet politikası hâline getirdi. “Ya Bizans bizi alır, ya biz Bizans’ı!” sözleri onun bu azmini yansıtır.
Hz. Peygamber’in, “Kostantiniyye elbet fethedilecektir; onu fetheden komutan ne güzel komutan, onun askerleri ne güzel askerdir.” hadîs-i şerifi de genç sultanın hedefini daha da pekiştirdi.

İstanbul’un Fethi (1453)
Fâtih Sultan Mehmet Han, asırlardır sahâbe-i kirâmdan beri devam eden İstanbul’u fethetme idealinin son halkasında başkomutan olarak yer aldı. Doğasındaki dehâ ve aldığı ilim-maneviyat terbiyesi, onu “feth-i mübîn” için hazırlamıştı. Çocukluğundan itibaren fetih projeleriyle meşgul olmuş, âdeta bu hedefle büyümüştü. Dilden düşürmediği ifadesi şuydu:
“Ya Bizans bizi alır, ya biz Bizans’ı alırız!”
Henüz 21 yaşında tahta çıktığında ulemâ ve devlet erkânını toplayarak İstanbul’un fethini istişare etti. Ancak çoğunluk, “Kostantiniyye ancak Mehdî’nin işidir” diyerek isteksiz davrandı. Bunun üzerine Akşemseddin Hazretleri devreye girerek, “Hayır! Sultanımız Mehmet Han, Kostantiniyye’yi fethedecektir” dedi ve kararı kesinleştirdi.
Böylece, asırlardır ümitle beklenen fetih için hazırlıklar başladı. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) 900 yıl önce verdiği müjdeyi gerçekleştirme aşkı, sultanından askerine kadar herkesi bir heyecan seline dönüştürmüştü. Asıl güçlerini de işte bu manevî inançtan alıyorlardı. Sahâbeden beri İstanbul önlerinde dökülen kanlar, sanki bir vefa borcu gibi onları fethe daha da bağlıyordu.
Fâtih’in dâhiyane planları arasında gemilerin karadan yürütülmesi ve havan toplarının mevzilenmesi vardı. Askerlerin kalbinde ise tek bir arzu yanıyordu: Ayasofya’da ezan okumak. Her biri ya zaferi ya da şehadeti istiyordu.
Hatta rivayetlere göre, Semerkand’dan Ubeydullah Ahrâr Hazretleri de manevî yolla fethin en kritik anında yardım etmişti. Torunlarının aktardığına göre, Ahrâr Hazretleri bir anda atına binerek Semerkand’dan kaybolmuş, daha sonra geri dönerek “Sultan Mehmet Han benden yardım diledi, ben de zafer için ona yetiştim” demişti. Fâtih Sultan Mehmet de, fetih anının en zorlu ânında bu manevî desteği bizzat hissettiğini söylemişti.
Tarihî kaynaklarda anlatıldığına göre, Akşemseddin Hazretleri sadece manevî değil, askerî sahada da Sultan’a rehberlik etti. Mesela, Bizans’a yardım getiren düşman donanmasına karşı yaşanan zaaf üzerine Sultan denize atını sürdüğünde, onu sükûnete davet edip sert bir uyarı mektubu gönderdi. Bu mektubunda ihmal ve disiplinsizlik karşısında gevşekliğe izin verilmemesini, hatalıların mutlaka cezalandırılmasını öğütledi. Fetih yolunda asla zafiyet gösterilmemesi gerektiğini, aksi hâlde büyük fırsatların kaçabileceğini vurguladı.
Onun şu nasihatleri tarihe geçti:
-
“Taarruzda yumuşaklık göstermeyin, disiplini koruyun.”
-
“İhmalkâr davrananları mutlaka cezalandırın ki diğerleri gevşemesin.”
-
“Maslahat icabı azminizi yüksek tutun, sonunda mahzun olmayalım.”
Akşemseddin Hazretleri, Sultan’ın gayretini diri tutarak fetih yolunda en büyük manevî destekçilerinden biri oldu. Böylece, tarihin seyrini değiştiren “feth-i mübîn”, Fâtih ve ordusuna nasip oldu.
Devlet Adamlığı ve İlim Merakı
Fâtih Sultan Mehmet, yalnızca bir cengâver değil, aynı zamanda bir âlim sultandı. Sarayında İtalyan ressam Bellini’den Müslüman âlim Ali Kuşçu’ya kadar birçok sanatçı ve bilim insanını ağırladı. Matematik, astronomi, felsefe ve tarih konularına ilgi duydu. Latince eserler okur, Bizans tarihini incelerdi.
Onun döneminde Osmanlı toprakları 880.000 km²’den 2.214.000 km²’ye ulaştı. Balkanlar’dan Anadolu’ya, Karadeniz’den Ege’ye kadar genişleyen imparatorluk, artık bir cihan devleti olmuştu.
Fetih sonrası Fatih Sultan Mehmet, âlimler, ârifler, paşalar ve hatta ileride kendisini muhakeme edecek olan kadı Hızır Bey ile birlikte ihtişamlı bir merasim eşliğinde Edirnekapı’dan şehre girdi. Beyaz atının üzerinde askerlerine son talimatını şu sözlerle verdi:
“–Ey gâzîlerim! Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun ki İstanbul’un fâtihleri oldunuz. Teslim olanlara sakın zarar vermeyin! Kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve hastalara asla dokunmayın. Sadece size helâl kılınan ganimetlerden faydalanın.”
Fatih’in bu sözleri, insan hakları beyannamesinden çok önce ilan edilmiş, tarihimizin en şerefli vesikalarından biri olarak kabul edilir. Onun adaletli tavrı karşısında derin bir hayranlık duyan İstanbul Patriği gözyaşları içinde Fâtih’in ayaklarına kapandı. Fâtih ise onu ayağa kaldırarak şöyle dedi:
“–Bizim dinimizde, insanlar karşısında Allah’a secde eder gibi eğilmek haramdır. Kalkınız! Size ve tüm hıristiyanlara hayat ve hürriyet güvencesi veriyorum. Şu andan itibaren gazabımdan korkmayınız. Patrikhane, Rum Ortodoks cemaatinin lideri olarak tüm imtiyazlarını koruyacaktır.”
Fatih Sultan Mehmet daha sonra bu sözlerini bir fermanla resmileştirdi. Böylece neredeyse ortadan kalkma noktasına gelen patrikhane, yeniden ve daha güçlü şekilde varlığını sürdürdü. Bu karar, onun ileri görüşlü siyaset anlayışının en parlak örneklerinden biriydi.
Zira İstanbul’daki patrikhane, dünya Ortodoksluğunun merkeziydi. Ruslar ve Sırplar da bu merkeze bağlıydı. Katolik papalık ile Ortodoks dünyası arasında öteden beri var olan husumet dikkate alındığında, patrikhanenin ortadan kaldırılması Hıristiyan dünyasının papanın liderliği altında birleşmesine yol açabilirdi. Fatih’in patriğe ekümenik, yani evrensel liderlik vasfını tanıması, bu birliği engellemiş ve Hıristiyan dünyasında dengeyi sağlamıştır.
Aynı zamanda bu tavır, Müslümanların Hıristiyanlara karşı adaletli ve hoşgörülü tutumunun tüm Avrupa üzerinde olumlu bir etki bırakmasını sağlamıştır. Osmanlı’nın, Fransız İhtilali’yle başlayan milliyetçilik akımlarına kadar Rumeli’de çoğunluk olmamasına rağmen asırlarca barış ve huzuru koruyabilmesinin temelinde işte bu adalet anlayışı yatmaktadır.
Vefatı
Fâtih Sultan Mehmet, 1481 yılında Üsküdar civarında yeni bir sefere hazırlanırken vefat etti. Ölüm sebebi hâlâ tartışmalı olmakla birlikte, Osmanlı tarihinin en kudretli padişahlarından biri olarak ardında eşsiz bir miras bıraktı.







[…] Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432’de Edirne’de doğdu. Babası II. Murad, annesi Humâ Hatun’dur. Uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Zeki ve eğitimli bir padişah olan Fatih, dönemin en büyük âlimlerinden ders aldı ve yedi yabancı dil bildiği rivayet edilir. […]